Ayna ayna söyle bana, benden daha gizli biri var mı dünyada?
16628
post-template-default,single,single-post,postid-16628,single-format-standard,bridge-core-2.1.3,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-title-hidden,qode_grid_1300,footer_responsive_adv,qode-content-sidebar-responsive,qode-theme-ver-20.0,qode-theme-bridge,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-6.1,vc_responsive,elementor-default,elementor-kit-5,elementor-page elementor-page-16628

Ayna ayna söyle bana, benden daha gizli biri var mı dünyada?

Aynalar bize bedenimizin görüntüsünü yansıtırlar. Bazen, zamanın akışına teslim olmuş bedensel
değişimize bakar hüzünleniriz. Bazen bir çocuğun aynadaki yansımasına verdiği mutluluk tepkisi ile gülümseriz. Bedeni, çıplak gerçekliği ile bize sunan ayna, iç dünyamızı görmek için ise bir metafor olarak önümüze düşer. Kendine ayna tutmak, kendinle yüzleşmek tanımı ile özdeşleşir. Bu tanımı ile ayna, bazen sevdiğimiz bir şairin dizelerinde, okuduğumuz bir roman kahramanının kişiliğinde, bir şarkı sözünün alt metninde, anlatılan bir yaşam öyküsünün acı deneyiminde, özlediğimiz bir koku, bir ses olarak, bilinçaltının bulanık suyunda yıkadığımız ne varsa, berrak bir su gibi avucumuza düşürür.
Avucumuzdaki suya bakar, yansımamızı izleriz. Aynaya baktığımızda bütün olarak gördüğümüz kişi, sudaki yansımada hatları belirsiz bir silüet olarak görünür. Bu silüet, her deneyimle başka bir şekle bürünmüş ruhumuzun ta kendisidir. Bedenimizin sınırları belli netliğine karşı, parçalanmışlığı ile bize meydan okur.


Şimdi bu suyu, henüz 23 yaşındayken, yaşadığı binanın penceresinden kendini boşluğa bırakarak
yaşamına son veren Francesca Woodman’in avuçlarına döküp, yansımasını izleyelim.


1958 yılında Amerika’da dünyaya gelen Woodman, fotoğraf çekmeye 13 yaşında başlar. İç dünyasını bedeni üzerinden anlatmaya çalıştığı fotoğrafları ile burs kazanıp Romaya gider ve burada ilk kişisel sergisini açar. Fotoğraflarına bakıldığında onu intihara sürükleyen depresyonunun izlerini görmek mümkün.
Kişinin his, düşünce ve eylemlerini olumsuz etkileyen tıbbi bir hastalık olan depresyonun çıkış noktaları çoğu insanda benzer nitelikte olsa da, kişinin kendi özelinde değerlendirilecek bir durumdur.

Woodman’ı bunalıma sürükleyen nedenleri bilmiyoruz. Ama düşünce tarihi bize determinist yaklaşım dışında da aydınlatıcı bilgiler sunar.

Alman düşünür Martin Heidegger (1889 -1976), insan yaşamını ikiye ayırır;
Özgün ve özgün olmayan… Sonsuz ilişkiler ağında, rutin yaşamımızın gereklerini yerine getirerek
kaygılarımızdan uzaklaşırız. Ne zaman ki zihnimiz özgürleşir, o zaman varoluşumuz anlam kazanır. Bu anlam toplumun genel kabulüne aykırı bir anlamdır. Aidiyetin konfor alanından çıkıp, benliğini ortaya koyan, yaşamı, ilişkileri sorgulayan, sınırsız bir düşünme biçimidir. Heidegger’a göre bu özgün bir yaşamın tanımıdır.

Buradan hareketle, Woodman’in özgün bir yaşama erken yaşta geçtiğini ve dünyanın karanlık tarafıyla erken yüzleştiğini söyleyebiliriz. Tam bu noktada, ‘’Ben kimim?’’, ‘’ Varoluş amacım ne?’’ soruları, kimlik ve etiket sorgulamaları kişisel özgürlük alanını açıp, toplumsal alanın kapılarını
ardına dek kapatır. Sistem uyum sağlayanlara anlamsız fakat sorunsuz bir yaşam vaadinde bulunurken, uyumsuzları ötekileştirir. Bunu söylem ya da eylemle yapmaz. Bir akış halinde yalnızlaştırarak yapar. Akış, akıntıyı, akıntıya karşı gelmek yorgunluğu, ve tükenmişliği beraberinde getirir. Ve en nihayetinde nefessiz kalıncaya kadar ruhu örseler. Örselenmiş ruh kendini ifade edecek kanallar arar kendine. Woodman, kendine açtığı kanalda, bize nüdist ve sürrealist izler taşıyan fotoğraflarıyla, yokoluşa adım adım nasıl gittiğini gösterir.


Woodman’ın bedeni, iç dünyasını yansıtmak için ayna görevi görür. Dolabın altında sıkışmış bir beden fotoğrafı ile ruhunda taşıdığı yükü, sırtını duvara dönmüş çıplak fotoğrafında küskünlüğünü görürüz.
Şöminenin içinden eğilip bakan bir çift göz, duvar kağıtları, mutfak dolapları arasından çıkan uzuvlarıyla nesnelere yüklediği soyut anlamlar, ölümüne yakın silikleşen portreleri, kulaklarımızı sağır eden görülme ve anlaşılma çığlıkları gibidir.

“Self-decerit serisi, 1978, ROMA

Sen, evrende bir nokta kadar kapladığın hacminin ağırlığına dayanamayıp gittiğin günden beri değişen hiçbir şey yok. Bakıyor, görmüyor, işitiyor ama duymuyoruz.

Fotoğraflarına her baktığımda aklıma gelen satırlarla, naif ruhuna saygıyla…

‘’ Ey dostum göründüğüm gibi değilim ben. Görünen üzerime giydiğim giysiden; beni senin sorgulamalarından, seni benim ihmalimden koruyan, özenle örülmüş bir giysiden ibarettir. Sen benim denizlerde yol alan düşüncelerimi anlayamazsın. Ben de anlamanı beklemem. Denizlerde bir başıma olmak isterim ben” ( Halil Cibran / Meczup )

Esra Akyol

İletişim: [email protected]

1 Comment
  • Betül Canpolat
    Posted at 11:59h, 04 Ağustos Cevapla

    👏👏👏

Post A Comment