BU FOTOĞRAFLARI NEDEN ÇEKİYORUZ?
17096
post-template-default,single,single-post,postid-17096,single-format-standard,bridge-core-2.1.3,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-title-hidden,qode_grid_1300,footer_responsive_adv,qode-content-sidebar-responsive,qode-theme-ver-20.0,qode-theme-bridge,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-6.1,vc_responsive,elementor-default,elementor-kit-5,elementor-page elementor-page-17096

BU FOTOĞRAFLARI NEDEN ÇEKİYORUZ?

Espas Yayınları’ndan ikinci baskısını yapan Bu Fotoğrafları Neden Çekiyoruz? adlı kitabı hakkında Halûk Çobanoğlu’yla söyleşirken biraz da kitap hakkında bahsetmek isterim.

Yaşamının geri kalanını etkileyecek önemli keşiflerini anlattığı yazılarının bir araya geldiği bu kitap, fotoğrafçının yolculuğuna tanık olma biçimidir. Yoldayken fotoğrafa ve sanatçısına dair, Zen ve Budizm hakkında coğrafi ve tarihi deneyimlerine içtenlikle rastlaşmak mümkün. Halûk Çobanoğlu’nun sanat yolculuğuna aşina olurken yolculuk esnasında karşılaştığı usta fotoğrafçıların da yolculuklarına eşlik ediyoruz. Yolda olmakla birlikte gelen üretmenin hâllerini şeffaflaştıran yazıları, fotoğraf tarihinin çizgisinden ayrılmadan bir fotoğrafçının yolculuğunu anlatır. Bu anlatımında bireysel bir çıkış olsa da benzer hikâyeleri taşıyan nice fotoğrafçıların yolculuklarına -ki kimi sanatçılarıyla nasıl tanıştıklarını da anlatır- değinir.

 

Bu Fotoğrafları Neden Çekiyoruz? sorusunu unutmadan yolun sonuna giderek arayışın devamlılığını ve yolda olmanın yaşama ve fotoğraflara yansımasını ifade eden bir kitaptır. Sormayı, sorgulamayı, devam edebilmeyi, cesareti ve fotoğrafın peşinden sürüklenerek başlanılan yolculukların sonunda nasıl bir evrilme yaşandığının adım adım ilerleyişini görmek mümkündür. Özellikle günümüz koşulları içerisinde değerlendirildiğinde fotoğraf çekmekten ziyade var olmanın bilincine doğru ilerlemenin, arayışla birlikte gelen sorgulamanın sanatçı üzerinde nasıl bir güç yarattığının önemindeki vurgusunu hissedebiliriz.

Milyonlarca fotoğrafın saniyede dolaşıma girdiği ve takip etme olasılığın zorlaştığı dijital çağda sanatçı ile ürettiği fotoğraflar arasındaki samimiyet artık görünür değil. İçi boşaltılmış birçok fotoğrafi kavramların da tartışmaya kapalı olduğunu düşünürsek…

Kısaca Halûk Çobanoğlu’nun sözüyle bitireceğim.

 

“Fotoğrafın teorik birikiminin sonuçta büyük bir külliyat oluşturmadığı ve bu durumun fotoğrafın yaygınlığı ile ters oranda olmasıyla fotoğrafçılara ancak “kısıtlı” bir yol haritası sunabildiği de aşikâr bir durum. Hele ki bu teorik birikiminin önemli bir kısmının fotoğraf dışından gelen “hariciler” tarafından oluşturulduğu düşünülürse! Fotoğrafın tarihini ve birikimini okuma eyleminin bu konuda yazılmış makalelerin toplandığı “teorik” bir kitap yerine; fotoğraf tarihinde iz bırakmış, kimi fotoğrafçıların hayat felsefeleri ve yapıtları üzerinden alternatif bir okuma ile “beraberce” yapılmasının daha verimli olacağına inanıyorum.”

HALÛK ÇOBANOĞLU İLE SÖYLEŞİ

1) Her gün istesem de istemesem de bir fotoğraf bambardımanından kaçamıyorum. Hele ki internet ağı! Sanki her dakika bir fotoğraf gözümün önünde eriyip bir daha hatırlanmamak üzere tükenip gidiyor, diyorsunuz. Peki, şimdilerde nasıl?

-Sanıyorum bu satırlar 2017’de yazıldı. O günden bu yana hâliyle sayısal müthiş bir artış var. Kişisel olarak daha seçici davranmaya çalışsam da yine de bir yanıyla bu havuzun içinde debelenmeye devam ettiğimiz açık.

2) A.B.D’ne Zen Budizm’i getiren S. Suzuki ise bu topraklarda karşılaştığı boş zihni övmüş ve onun imkânlarından söz etmiştir. Ona göre Amerikalılar, Zen hakkında çok az şey biliyorlardı. Sadece başlangıç zihnine sahiptiler; bu iyi bir şeydi, zira bilgi almaya tümüyle açıktılar, dediğiniz gibi size göre Türkiye Zen hakkında neler biliyor? Zen felsefesine Türkiye coğrafyasında nasıl yaklaşıldı?

-Genel olarak konuyu ele alacak olursak bizim coğrafyamızdaki büyük bir çoğunluğun, dünyevi konuları Edirne ile Kars arasında değerlendirip Batı dünyasının değerlerini ve bakışını yücelten, onun karşısında kendini bir tür “değersiz” sayan, Doğu coğrafyasına doğru baktığında ise onlara karşı da nereden kaynaklandığı açık olmayan bir kibir içinde olduğu söylenebilir. Bu ülke topraklarında en büyük sıkıntılardan birinin de bilgi sahibi olmayanların, neredeyse hemen her konuda fikir sahibi olmaları olduğunu unutmayalım. Yani bu sayılan nedenler ile Suzuki’nin Amerikalılar için yapmış olduğu öngörünün, bizim coğrafyamızda nicel olarak gerçekleşme ihtimali bence zayıf ve ancak sınırlı bir çevrede var olabileceği kanısındayım.

Öncelikle teoloji ve Doğu felsefeleri konularında “uzman” olmadığımı belirterek sorunuzun bu kısmını bildiğim kadarıyla yanıtlarsam Zen felsefesinin Türkiye’de çok eski bir geçmişi yok bildiğim kadarıyla. Esas olarak 1970’li yıllarda İlhan Güngören’in kitapları ile başlayan ve onun çevresindeki buluşmaların ardından bazı dostlarının da yayıncılık faaliyetine katılmaları ile başladığı söylenebilir. Ancak şiirlerini okuduğumda daha doğrusu ilk olarak Haldun Taner’in bir yazınsal portresinde karşıma çıkan Asaf Halet Çelebi’nin varlığının beni çok şaşırttığını dün gibi hatırlıyorum. Kendimce Mevlevi soyundan gelen Asaf Halet Çelebi’nin o anlamda konuyu derinlemesine kavramış, yola çıkmış önemli bir rehber olduğuna inanıyorum. Bu arada onun diğer değerli eserlerinin yanında Buda üzerine yazılmış bir kitabı olduğunu da hatırlatmalıyım. Teolojik açıdan başka renklere çok kolay izin vermeyen bu zor coğrafyada; Asaf Halet Çelebi’nin biraz da kendini kolay dışa vuramayan mahcup karakteriyle belki de bu topraklardaki bilinen, ilk Budist olduğu ileri sürülebilir. Merak edenlere, onun eserleri ile hiç tanışmamış arkadaşlara bir önerim var. Onun Cüneyd şiirine bir göz atsınlar, bu şiir yalnız Çelebi’nin yapıtının değil, ülkemiz edebiyatının da doruk noktalarından biridir.

Zen felsefesine Türkiye’de nasıl yaklaşıldığını soruyorsunuz; muhtemelen bu topraklarda yaşayıp yolu geçmişte Zen ile karşılaşanların, bu konuda çok fazla “yabancılık” çekmedikleri kanısındayım. Kalbi mühürsüz olarak yola çıkan bu insanların, bir bölümünün gerek Mevlevilik gerek sufi inancında olsun benzer düşüncelerin var olduğunu, esas olarak yol haritasının insanın kendi olduğunu fark ettiklerini düşünüyorum. Ancak yaşadığımız topraklarda anılan bu düşüncelerin geçmişten bugüne giderek kısmen unutulmaları hatta yok sayılmaları ile büyük bir çoğunluğun radarından maalesef çıkmış durumdalar. Kısaca bir yol arayanları düşünerek söylersek onu uzakta aramaya gerek yok, o burada var ve hatta sende de mevcut…

Söz konusu felsefenin tüm Doğu coğrafyasında yaygın olarak ve farklı isimlerle var olduğuna inanıyorum. İlginç bir örneği hatırlayacak olursak, Ferîdüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayr’ında (Kuşların Dili) adlı eserinde kuşların ana teması oluşturduğu anlatıda, tasavvuf felsefesi ile Zen Budizm âdeta kucaklaşır. Ferîdüddin Attar günümüzde bir Dünya klasiği olarak kabul gören bu eseriyle her anlamda yol ve yolculuğun tayin edici önemine dikkat çeker ve insanın bu bağlamdaki arayışlarının onu nasıl kendi kıldığına ve kendini yaratabildiğine işaret eder.

3) Aynı Yolun Yolcuları adlı yazınızda Henri Cartier-Bresson ile Robert Frank’ı anlatıyorsunuz. Birbirinden habersiz ortaya çıkmış iki aynı başlıklı kitabın o dönem içerisindeki yeri ve önemi tartışılmaz. Aynı durum günümüz koşullarında yaşanmış olsaydı özellikle Türkiye’de nasıl karşılanırdı? Dijital çağın tekrarını düşünürsek…

-Kanımca her eser sahibi dünya ile, toplumla, ele aldığı konusu aracılığıyla kurduğu ilişki bağlamında “derdini” anlatmak ister. Aynı konular, aynı zaman diliminde ele alınsa bile sonuçta ortaya çıkacak anlatıların, birbirinden farklı olacağı muhakkak. Henri Cartier-Bresson ve Robert Frank her ikisi de Avrupalı müellifler olarak büyük bir yıkımdan sonra İkinci Dünya Savaşı’nın ardından A.B.D coğrafyasını konu edinmişlerdi. Savaştan ekonomisi büyüyerek çıkmış, kendini dünyanın yeni sahibi olarak gören bir heyula (korku verici, ürkütücü bir hayal) olarak nitelenebilecek bir ülkenin hikâyesini kendi bakışlarıyla anlatmaya giriştiler. Benzer temalar üzerine gidilse de birbirinden biçimsel olarak çok farklı ama çarpıcı ve kalıcı iki eser böyle ortaya çıktı.

Günümüzde benzer işlerin çakışması düşünüldüğünde, benim aklıma ilk gelen;  ele alınan konunun farklı bakış açılarıyla renklenmesi olabilir. Türkiye’ye gelince böyle bir “çakışma” burada gerçekleşmiş midir, hatırladığım bir örnek yok. Ancak burada özellikle hatırlatmak istediğim  bir fotoğrafçı, bir fotoğraf feylesofu var. O da sizin sorunuzda adı geçen fotoğrafçıların benzer projelerindeki çıkış noktası olup onlara ilham veren fotoğrafçı Walker Evans’tır. Daha öncesinde kendisi de anılan fotoğrafçılardan önce aynı konuda bir fotoğraf albümü yapmıştı. Onun başta Robert Frank olmak üzere Henri Cartier-Bresson ile de öneri ve fikirlerini çekinmeden paylaşması çok dikkat çekicidir. Özellikle Robert Frank’e pratikte çok yardımcı olmuş; bu projeyi ilgi müzeye kabul ettirmesinde ve dolayısıyla işin gerçekleştirilmesinde önemli bir rol üstlenmiştir. Robert Frank’in projesi Walker Evans ile başlar ve Beat kuşağı ile noktalanır. Proje onların da katkıları ile şekillenir. Kitabımda bu konu ayrıntılı bir şekilde yer almaktadır. Türkiye’de bu durum olsaydı diye sormuşsunuz; o zaman size bizim ülkemizde yıllarca esas olarak eksik olan parçaların kolektivizm ve yardımlaşma olduğunu söyleyebilirim.

4) “Doğu ile Batı arasında sıkışmış ve hangi yöne bakacağını, nereye gideceğini bilemeyen benim de hikâyemi anlatacak bir proje (…)” sözlerinizin altını çizdiğim ilk anda aklıma iki binliler döneminde yer alan genç fotoğraf sanatçılarının üretimleri geldi. Kısaca baktığımızda bugünün çalışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Öncelikle lütfen beni yanlış anlamayınız, sözüm size değildir. Bu konu zaman zaman gündeme geldiği için iletmek istiyorum. Yaş konusu dâhil üretenlere dair her tür kategorik bakışa katılmadığımı belirtmek isterim. İki binli yılların üretimlerine bakıldığında, üretim sürecinin giderek kısaldığını, yola revan olma hâlinin değiştiğini tuhaf bir benzetmeyle söylersek geçmişin insanı içe döndüren geçmişin uzun yolculuklarının yerine uçak yolculuklarının aldığı, tek tuşla bilgiye ulaşıldığı ve hızla tüketildiği bir çağdayız. Her konuda bir sindirim sorunu var. Eğer sindiriminiz kötüyse hep hazımsız ve huzursuz bir hayatınız olur. Elbette ki önce emeklerine sonra işlerine saygı duyduğum ilham verici işler üreten arkadaşlarımız var. Ancak büyük çoğunluğun dijital dünyanın kazanının sönmemesi için hızla odun yetiştirme kaygısı içinde oldukları söylenebilir. Bu nedenle genelde işlerin demlenme sürecinin çok kısa olduğu ve sabır duygusunun doğru değerlendirilemediği için uzun vadede iş yapma melekesinin (bir işi yaparken zaman içinde kazanılan yatkınlık) kazanılamadığını, geçmişte buna sahip olanların bir bölümünün de yaşı ne olursa olsun, bunu yitirmeye başladıkları görülüyor.

5) “Herrigel’in gözlemlerine göre, Japon kültüründe usta bir zanaatkâr veya bir sanatçı olma yolunda ilerleyen bir öğrenciyi beklerken en büyük tuzak, onun kendini beğenerek, diğerlerinden büyük görerek, kendini bir şekilde ‘alçaltması’dır. Uzak Doğu’nun kültürel geleneğinde; bir kişinin kendi kişiliğini öne çıkarmak gibi bir kaygısı olamayacağını düşünülür ve tersi bir durumda o kişi ayıplanır.” Farklı coğrafyalarda var olan usta-çırak ilişkilerine verdiğiniz örneklere baktığımızda Türk fotoğrafçılığında işlevlik kazanmış bir ilişki miydi? Yoksa çağın getirdiği olumsuz etmenler karşısında yıkılmış ve bireyselliğin daha popüler olduğu bir dönem içerisinde miyiz? Bunun getirmiş olduğu sonuçlar fotoğrafa olan katkısı hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Fotoğrafın bir zanaat olduğu çağda kişilerin fotoğraf çekmeye başladıkları daha birinci günden itibaren “kendilerini” sanatçı olarak adlandırmadıkları çağda usta-çırak ilişkisi var ve geçerliydi. Bunu tüm dünyada olduğu gibi ülkemiz için de söyleyebiliriz. Benim çok yakınımda bu konuda örnekler var. Örneğin Merih Akoğul ve Hüsnü Atasoy sık sık Şahin Kaygun’un onları nasıl etkileyip hayata ve sanata dair “eğittiğinden” dem vururlar. O bağlamda Şahin Kaygun’un Beşiktaş’taki atölyesinin aynı zamanda nasıl bir okula, bir mahfele (toplanma yeri) evrildiği bugün dilden dile anlatılıyor. Yine kendisini Şahin Kaygun gibi genç yaşta yitirdiğimiz stüdyo fotoğrafçısı Ahmet Kayacık’ın yanında meslek hayatına başlayan Abdullah Hekimhan’ın ustasının ona kattığı deneyimden hayırla söz ettiğine şahidim. Kişisel olarak bir not düşmeme izin verirseniz yıllar öncesinde fotoğrafı hayatımın merkezine koymaya karar verdiğim dönemde, sevgili Nevzat Çakır ile yaptığımız Dünya sanat tarihi ve Türkiye tarihine dair konuşmaların bana kattıklarını unutmam mümkün olabilir mi?

Fotoğrafın bir meslek/zanaat olmaktan çıkması, işin artık teknik olarak kolay becerilebiliyor olması yanında dijital dünyanın yaratmış olduğu hızlı değişim, fotoğrafçıların farklı yönlere evrilmesine neden olan başlıca nedenler olarak sayılabilir. Elbette tüm bunların yanında popülizmin hayatın tüm alanlarını kapsaması da buna dâhil edilebilir.

Her zaman hayatın her alanında değerli ve kalıcı eserler üretilecektir, bundan hiçbirimizin şüphesi yok sanırım. Geçmişte de tüm yaratı alanlarında azımsanmayacak sayıda üretim yapan vardı. Esas olan bugüne onlardan ne kaldığı ve bugünden geleceğe kalanın ne olacağı; belli ki bazıları yaşarken bu mutluluğa eremeyeceklerdir. O hâlde samimiyetini yitirmemiş herkes için önerim şu olabilir: Eğer belleğim beni yanıltmıyorsa Pablo Picasso ve Bertold Brecht benzer bir saptamayla “Bütün sanatlar, yaşama sanatına hizmet eder.” demişlerdi. O hâlde önce hayatınızın sonra ürettiğinizin değerini bilin, üstüne koymaya bakın ve keyfini çıkarın. 

6) Her ne kadar kitabınızda yer alan cümlelerinizden yola çıkarak soruları size yönlendirmiş olsam da temelde yatan niyet tamamen günümüzde takip edemediğimiz bir akış içerisinde yolda olmanın hâllerini fark eden, bu fotoğrafları neden çekiyoruz diyerek bu soruyu kendisine yönelten ve yolculuk ile yolcu felsefesine karşı yaklaşımlarını iki binliler çerçevesinden bir bakış sunabilmekti. Tıpkı “Bu durum en hafif hâliyle günümüzde sanatçı ile ürettikleri arasındaki samimiyet ilişkisinin kopmasına dair örneklerden sadece birisi idi.” dediğiniz gibi. Gerçekten kaçırdığımız nokta nedir?

– Yukarıda belirtilen ve benim de kitabıma aldığım bu alıntı, 70’li yıllarda Sovyet dönemi yönetmeni Andrei Tarkovsky’ye ait. Büyük bir olasılıkla Tarkovsky başta piyasa olmak üzere her türden otorite, kurum ve günün popülist eğilimlerinin belirleyeceğinden hareketle yola çıkan ve bunlara “uyum sağlayan” sanatçının kendi yol haritasını yitirmesinden söz ediyordu. Bunun her çağda, sanat tarihinin temel sorunlarından biri olduğu açık. Özellikle kapitalizmin sanatı metalaştırması ve piyasa düzenine açmasıyla üretenlerin en başta “pazara oynayıp” işlerinin içerikleri konusunda verdikleri tavizleri hatırlayarak Tarkovsky’inin bugün ne kadar haklı olduğunu görebiliyoruz. Uzun yıllardır trendlerin, siparişlerin peşine takılmış, suya sabuna dokunmayan, piyasanın belirleyiciliğine “iman etmişlerin” dışında kalan geniş bir kesim ne yapıyor derseniz? Onların da birçoğunun içeriği bir yana bırakarak, biçimsel olarak kısa süreli trendlerin peşine takılmaları olgusu sanırım şimdilerde hüzün verici olan başka bir şey olarak karşımıza çıkıyor. Kaçırdığımız nokta ise kendimiz olabilmektir…

 

İletişim: nazlı[email protected]

No Comments

Post A Comment