You are currently viewing NOKTA.

NOKTA.

‘’Daireler basit bir şekildir, ancak onları kullanmanın ve kullanımlarını yorumlamanın pek çok yolu vardır! Bunlar belirsizleştirir, soyutlar ve sonsuzluk haline gelirler.’’

Nokta, sanat tarihine adını Georges Seurat’ın 1886 yapımı ‘’La Grande Jatte Adası’nda Bir Pazar Öğleden Sonra’’ tablosu ile altın harflerle yazdırdı. Seurat noktaları bir amaca yönelik olarak kullandı; insan beyninin her bir renk lekesinin ötesini görme konusundaki yeteneğinden yola çıkarak binlerce görsel veri noktasını bir görüntü üzerinde bir araya getirdi. Bir banliyö parkında uzanmış 48 iyi giyimli orta sınıf insan bir arada; bir kadın balık tutuyor, bir adam dirseklerine yaslanmış uzanıyor, bir kız bir buket çiçeği inceliyor, güneşten korunmak için şemsiye kullanan kadınlar, çocuklar ve bir köpek çimleri kokluyor. Gökyüzünden suya kadar tüm sahne binlerce renkli noktadan oluşuyor; belirgin kırmızı, yeşil, çivit mavisi ve çinko sarısı noktalar.

George Seurat’ın noktalar kullanarak resmetme tekniği modernizm tarihinde ‘’Pointilizm-Noktacılık’’ olarak isimlendirilir. Sanat piyasasına bomba gibi giriş yapan bu noktacıklar zaman içinde büyüdüler ve puantiye oldular, puantiyeler de dairelere doğru genişledi. Dünyamız, evrendekiler bir tarafa, sadece Samanyolu galaksisindeki 300 milyar yıldız arasında bile ancak bir puantiye kadardır. ‘’Puantiyeler sonsuzluğa giden yoldur. Doğayı ve bedenimizi puantiyelerle yok ettiğimizde çevremizin bir parçası oluyoruz.” diyor noktaların kraliçesi Yayoi Kusama.

John Baldessari, buluntu fotoğraflar ve görseller içeren çalışmalarıyla tanınan Amerikalı bir kavramsal sanatçıdır. Başlangıçta bir ressam olan Baldessari, 1960’ların ortasında metinleri ve fotoğrafları tuvallerine dahil etmeye başlar. Soyut dışavurumcu bir tarzı olan ve manzara resimleri yapan sanatçı, 1970 yılında tüm yaptığı eserleri ‘’Kremasyon Projesi’’ adıyla bir araya toplar ve son kez atölyesinde sergiler. Ardından hepsini toplar ve bir krematoryumda yakar (zaten projenin ismi de buradan gelmektedir) ve külleri bir vazoya doldurur. Bu eylem adeta bir cenaze töreni gibi Baldessari’nin önceki sanat işlerine son vedasıdır. Böylece erken dönem eserlerini gömmüş ve yeni bir döneme giriş yapmış olur. Bundan sonra çalışmaları, sanatının çoğunun fotoğraf ve metin gibi diğer araçları öne çıkardığı bir değişime tanıklık eder. İlk litografi baskılarından biri olan ‘’Bir Daha Sıkıcı Sanat Yapmayacağım’’ adlı eseri sanatçının çalışmalarının nasıl değiştiğinin bir örneğidir. Baldessari, 1971 yılında Nova Scotia Sanat ve Tasarım Okulunda bir duvarın tümünü defalarca yazarak şu cümle ile doldurur: ‘’Bir daha sıkıcı sanat yapmayacağım.’’ Adeta ne yapması ya da ne yapmaması gerektiğini unutmaması gereken bir çocuğa verilen yazma cezası gibi bir eser üretir.

Dikkat çeken çalışmalarından en önemlisi tanınmış kişilerin resimlerini, özellikle yüzlerini yapışkan ve renkli noktalarla değiştirerek benzersiz bir görsel efekt yarattığı “Noktalar” serisidir. Sanatçının buluntu fotoğrafları kendi sanat anlayışı perspektifinde yorumlamasıyla oluşan ve fotoğrafa sonradan eklenen yeni noktalı kompozisyonlar orijinal fotoğrafları dönüştürerek izleyicileri, gizlenen yüzlerin önemini ve sanatta temsilin rolünü sorgulamaya davet eder. Bu eğlenceli ve düşündürücü yaklaşım, geleneksel portre ve temsil kavramlarına meydan okur. Baldessari’nin nokta kullanımı zamanla çalışmalarında imza unsuru haline gelir ve izleyicilerin beklenmedik şekillerde ilgisini çeken görsel bir dil yaratır.

Böyle bir eserle karşılaştığında izleyicinin kendi kendine sorması gereken sorular ortaya çıkar. Sanatçı fotoğraftaki kişilerin yüzlerini neden gizlemek istemiş olabilir? Yüzleri göremediğimizde dikkatimizi çeken şey nedir? Hala fotoğrafta neler olduğunu anlayabiliyor muyuz? Kişinin veya sahnenin ruh halini anlamamızda Baldessari’nin renk seçimleri bizim için bir anlam ifade ediyor mu?

Baldessari bir röportajında en çok neyle hatırlanmak istediği sorulduğunda şöyle der: “İnsanların yüzlerine noktalar koyan adam.” Baldessari’nin şakacı ve düşündürücü yaklaşımı çağdaş sanatın fotoğraf ile ilişkisini okumada, sanatsal ifadenin sınırları hakkındaki tartışmalarda ve sanatın sınırları dahilinde anlatı potansiyeli yaratma yeteneğini sorgulamada avangart çalışmalardan biri olmuştur.

Noktalar, puantiyeler ve yuvarlak desenlerin kraliçesi sayılan Yayoi Kusama şu anda Japonya’da bir akıl hastanesinde yaşıyor. Hastanenin tam karşısına ona tahsis edilmiş üç katlı, içinde kütüphane ve atölyelerin bulunduğu işliğinde asistanlarıyla beraber her gün çalışmalarına devam ediyor. ‘’Her gün acıyla, endişeyle ve korkuyla savaşıyorum ve hastalığımı hafifleten bulduğum tek yöntem bu. Sanat yapmasaydım intihar ederdim.’’ diyen, zor yaşamı gibi deliliğini de sanatla yönetmeyi başarabilen bir dehadır Kusama. 1929 yılında Japonya’nın Matsumoto kentinde doğan sanatçı 10 yaşından itibaren kara kalem, sulu boya, pastel ve yağlı boya gibi her türlü malzemeyle noktalar, yuvarlaklar ve çiçek desenleri denemelerine başlar. Ancak ailesi karşı çıkar ve annesi yaptığı her şeyi yırtar ve atar. Çünkü görgü kurallarını öğrenmesi ve iyi bir evlilik yapması için eğitim alması gerektiğini düşünürler. Uzun mücadeler sonucu ailesini ikna eden Kusama, 1958’de yapmak istediği sanatı yapan sanatçıların yanında olmak için New York’a taşınır. 1970 yılına kadar durmaksızın üretir. O dönemde sanat piyasasında yer edinmekteki zorlukları ve kadın olmanın verdiği güçlükleri sonuna kadar yaşar. Halüsinasyonlar ve yaşadığı panik atak krizlerine dayanamaz ve Japonya’ya geri döner. O dönem tedavi gördüğü psikiyatri kliniğinden iyileştikten sonra ayrılmaz ve yaşamını orada devam ettirmeye karar verir.

1977 yılından beri hastanede yaşamaya devam eden sanatçının hayatı, performansları, sergi ve çalışmaları, kitapları ve daha fazlası tek bir yazıya sığmayacak kadar uzun ve ilgi çekicidir. Kusama çocukken bir çiçek tarlasında olduğunu ve çiçeklerin onunla konuştuğunu hayal eder. Çiçeklerin tepelerini sonsuza dek uzanan noktalara benzetir ve bu devasa alanda kendini yok olmuş ya da o sonsuzlukta kaybolmuş gibi hissettiğini söyler. Hatta zaman zaman çiçeklerin ve etraftaki yoğun nokta desenlerinin büyüdüğünü, konuştuğunu ve bazen onu yutmaya çalıştığını anlatan sanatçının çocukluktan beri halüsinasyonlar gördüğünü anlarız. Çocukken yaşadığı bu deneyimler onu ileriki sanat üretimlerinde sonsuzluk ve kendini yok etme odaları gibi eserler yapmaya yöneltir. Ona göre sonsuzluğu simgeleyen noktaları, puantiyeleri, ayna ve renkleri kullanır.

Yayoi Kusama’nın çalışmalarının alamet-i farikası haline gelen puantiyeler tuvallerden sonra yüzeyleri, zeminleri, duvarları, daha sonra ev eşyalarını ve hatta çıplak insanları, yakın zamanda ise ünlü sinema sanatçılarını dahi kaplamaya başladı. Kusama puantiyeler hakkında kitabında şöyle yazar: ‘’Puantiye, tüm dünyanın ve yaşayan hayatımızın enerjisinin sembolü olan güneş formuna ve aynı zamanda sakin olan ay formuna sahiptir. Yuvarlak, yumuşak, renkli, anlamsız ve bilgisiz. Puantiyeler harekete dönüşür… Puantiyeler sonsuzluğa giden yoldur.’’

Noktalardan en geniş dairelere kadar genişleyen yuvarlak şekiller zamanla sanat tarihinde bir stil ve anlatı yöntemi olarak yer eder. Her ne kadar Baldessari ve Kusama’dan bahsetmiş olsak da, daireleri ızgara benzeri yapılar halinde bir araya getirerek çalışan Molly Hatch’i, Seurat’ın en büyük mirasçısı olarak atfedilen ve PopArt’ın ikonik isimlerinden olan Roy Lichtenstein’ı ve beyaz zemin üzerine sadece renkli yuvarlaklardan oluşan tablolar yapan Damien Hirst’ü anmadan geçmek olmaz.

Noktalarla resim, fotoğraf, kolaj, AI vb. tüm disiplinlerde sonsuz çeşitlikte çalışılabilir. Birbirine daha sıkı bir şekilde yerleştirme, üst üste gelmesine izin verme, figüratif çalışmalara anlam katmanı yerleştirme… Noktaların her seferinde sersemlemiş bir hızlanma duygusuna, hatta canlandırıcı bir yönelim bozukluğuna neden olduğuna şahit oluruz.

Fotoğrafa dışardan bir müdahale olmaksızın ışığın ve kameranın tekniği ile fotoğrafa eklenen romantik ışık noktalarından da bahsedebiliriz. Japonca kökenli olan ‘’boke’’den türetilen ‘’bokeh tekniği’’ fotoğrafta resimsel bir etki yaratmak, ışığın, mekanın, boşluğun ve verilmek istenen duygunun görselleştirilmesinde kullanılan bir ifade tekniğidir. Mekansal fotoğrafta Uta Barth, sokak fotoğrafçılığında Pedro Correra, doğa fotoğrafçılığında ise Fennika (Teejay) ışığı noktasal olarak kullandıkları başarılı çalışmaları ile anılan fotoğrafçılardır.

Belki de Kusama haklıdır; belki puantiyeler bizim henüz keşfedemediğimiz enerji ve değişimin simgeleridir.
‘’Noktalar sonsuzluğa giden bir yoldur. Veya en azından insan cinsiyetinin, kimliğinin ve benliğinin sonsuz çeşitlilikteki ifadelerini anlamaya başlamanın başka bir yolunu sağlar.’’

 

Burcu Aydın

@burcu__aydin__

Burcu Aydın

1980 Ankara doğumlu. Fotoğrafçı, mühendis, okur-yazar vesaire… Seyahatler ile fotoğrafı, fotoğraf ile kendini, kendi içinde yaşamı keşfetti. 2004-2017 yılları arasında Kuala Lumpur-Malezya, Washington DC-Amerika, Houston-Texas ve Hartum-Sudan’da ikamet etti. Bu süre zarfında Avustralya ve Yeni Zelanda dahil olmak üzere Asya, Amerika ve Afrika kıtasında birçok ülkeyi ziyaret etti; fotoğraf çekti, yazı ve seyahat fotoğrafları farklı mecralarda yayınlandı. Yurtdışında farklı üniversitelerden ve sanat kuruluşlarından eğitim aldı. Sivil toplum çrgütleri ve derneklerde görev yaptı. Sudan’da Griselda Eltayyip’ten sanat ve suluboya dersleri aldı. Texas Houston Üniversitesinde ve Hartum Afrika Üniversitesinde fotoğraf kulüpleri ile çalışmalar yaptı. Karma sergilere katıldı. 2018 yılında Ankara AFSAD’da eğitim vermeye ve çalışmalarına başladı. Atölyelere ve seminerlere katıldı. AFSAD bünyesine Engin Özendes-Fotoğraf Sanatında Küratörlük eğitimini tamamladı. Fotokolektif’te İsa Özdemir’le Kavramsal Portre Atölyesi’ni tamamladı, halen proje geliştirme grubu ile çalışmaları devam etmektedir. Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği üyesidir. Sanat ve fotoğraf çalışmalarına Ankara’da devam etmektedir. Resmi ve gayriresmî gelişmelere rağmen göğün altında hala güzel şeyler olduğuna inanıyor. Görünür olan her an hayatın en ilginç, en ince noktası.

Bir cevap yazın