FOTOĞRAFTA OTOPORTRE
17116
post-template-default,single,single-post,postid-17116,single-format-standard,bridge-core-2.1.3,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-title-hidden,qode_grid_1300,footer_responsive_adv,qode-content-sidebar-responsive,qode-theme-ver-20.0,qode-theme-bridge,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-6.1,vc_responsive,elementor-default,elementor-kit-5,elementor-page elementor-page-17116

FOTOĞRAFTA OTOPORTRE

Tarihin başlangıcından günümüze kadar biz insanların yegâne uğraşı kendisi olmuştur. Ne şekilde olursak olalım hep bir kendimizi ifade etme, anlatma çabası içindeyizdir. Bu uğraş, günlük yaşamdan sanata kadar uzanan büyük bir yelpazeyi kapsamaktadır ve belki de sanatta kendimizi ifade etmenin en iyi biçimi de otoportredir.

Yüzyıllar boyunca toplumsal ve sanatsal gelişmeler ile birlikte değişim geçiren otoportre, günümüzde de oldukça farklı bir noktada bulunmaktadır. Özellikle 19. yüzyılda fotoğrafın icadıyla birlikte sanatsal ifade imkanlarının oldukça genişlemiş olmasıyla doğal olarak otoportreler de bu durumdan etkilenmiş ve fotoğrafta otoportre çalışmaları yaygınlaşma göstermiştir. Böylece sanatçı ile yapıtının arasında bir aracı kalmamıştır. Sanatçı kendi varlığını özgürce nesneleştirmiştir.  

“Fotoğraf eğer zamanın çürütücü etkilerine karşı bir meydan okuma ise otoportre, fotoğrafçının bu deneyimi sadece dış dünya ile kendi kendisiyle de gerçekleştirmesi; sanatçının varlığını nesneleştirmesi hatta fetiş haline getirmesidir.” (Atay,1999) 

 

Otoportre, sanatçının kendini konu olarak ele almasıyla yine kendi gözünden başka bir aracı kullanmaksızın anlatmasıdır. Otoportrede diğer fotoğraf türlerine zıt olarak fotoğrafı çeken kişi aynı zamanda fotoğrafın içerisinde olan kişidir. Yani kişi hem bakan hem de bakılan konumundadır. Sanatçının özüne inmesi, bilinçüstünün ya da bilinçaltının dışavurumunun sağlanması ve bunun sanatsal bir nesne haline gelmesiyle elde edilen otoportre çalışmaları cesaret gerektiren bir harekettir. Çünkü sanatçının objektifi kendine yöneltmesi ve oradaki görüntüsünün yanında görüntünün ardındakini de aktarması yani kendi benliğini dışavurması oldukça zorlu bir hareket olmanın yanında özgüven de barındırmaktadır. 

Tüm bunların yanı sıra otoportrelerde kişinin kendisini, benliğini sergilemekte ne kadar dürüst olduğu sorusu da doğmaktadır. Sonuçta sanatçı burada kendiyle baş başadır. Çalışmasında kendine karşı ne kadar gerçekçi, dürüst olduğunu ise sadece kendisi bilebilir. Ve izleyici konumunda olan bizler ise sunulanın ne kadarının gerçek ne kadarının olmak istenilen, sunulmak istenilen olduğunu ancak tartışmakla yetinebiliriz. 

Vivian Maier. Self-Portrait, Undated

Peki, neden otoportre?

İlk çağlardaki mağara resimlerinden günümüze kadar sanatçılar, birçok farklı sebeplerden dolayı kendilerini sanatlarının içine dahil etmişlerdir. Çoğu düşünür bu sebeplerin psikolojik ve toplumsal nedenlerinin yanında pratik nedenlere de dayandığını düşünmektedir. Bunların başında ise doğal olarak kolay ulaşılabilirlik gelmektedir. Kendilerini model olarak kullanmak, her ihtiyaç duyulan anda modelin hazır bulunması oldukça kolay kılmaktadır bu durumu. Bu pratikliğe ek olarak ise sanatçının anlatmak istediği ile arasında bir aracının bulunmamasıdır. Bu sayede de aracı yoluyla kaynaklanabilecek anlam kaymaları da engellenmiş olmaktadır. 

Sanatçıların otoportre üretme sebeplerini sadece pratik sebeplerle sınırlamak büyük bir yanlış olur. Otoportre üretimi belki bu pratik sebepler dolayısı ile yaygınlaşmış olsa da tüm bunların altında daha derin anlamlar yatmaktadır. Sanatçıların ortaya çıkardıkları ürünlerin hepsi birbirinden farklı görünse de otoportreler özünde sanatçılarının kendi varlıklarının, benliklerinin farklı yönlerini bedenleri üzerinden yorumlamaları ve yansıtmalarıdır. İç dünyasındaki çıkmazlarını, korkularını, endişelerini, ümitlerini, sevinçlerini, hüzünlerini kısacasını kendi içinin bir dışavurumudur. Sanatçıların sosyal çevreleri ile ilişkisinin bir ürünüdür. Kendilerini, toplumu, toplumda bulundukları konumlarını inceleyerek, kimlik-beden-cinsiyet sorgulaması, politik, sosyal konular hakkında ürettikleri çalışmalardır. Bu da bizi iki ana başlığa yönlendiriyor. Sanatsal açıdan ele alındığında, sanatçının otoportre çalışması yapmasının sebeplerinden ilki sanatçının kendini ortaya koyarak fiziksel, ruhsal, düşünsel olarak kendini ifade etmesidir. Diğer bir ana sebep ise sanatçının kendisi üzerinden içinde bulunduğu dünyayı yorumlamak için kendi bedenini bir araç olarak kullanmasıdır. 

Fakat otoportreler hangi amaçla yapılıyor olursa olsun ortak bir özellik barındırırlar o da otoportrelerin diğer fotoğraf türlerine nazaran sanatçı için daha kişisel olmasıdır. Çünkü sanatçının otoportre çalışması bir yüzleşme aracı konumundadır. Sanatçı fotoğrafta fiziki görünümünü yansıtmasından daha çok kendi gerçeğiyle yüzleşmesi, onu ortaya çıkarması, geçmişi, geleceği, hayalleri, acıları gibi daha birçok şeyi yansıtmaktadır. Hippolyte Bayard’ın “Boğulmuş Adamın Portresi” adlı fotoğraf çalışması ilk kurgusal otoporte olmanın yanı sıra yukarıda bahsettiğim bağlamlara da değinmektedir. 

Bayard, Hippolyte. (1840). Self portrait as a drowned man, (Boğulmuş Adamın Otoportesi

Bu fotoğrafta Bayard kırgınlığını, kızgınlığını kendisini yarı çıplak sanki bir ölüymüş gibi duvara yaslayarak bizlere göstermektedir.  Fotoğrafın arkasında ise şu sözler yazmaktadır: “Gördüğünüz ceset Mösyö Bayard’ındır…” Günümüz sanatında da sıklıkla kullanılan tekniklerden olan sanatçının bir konu hakkında tepkisini dile getirmede kendisini, kendi bedenini araç olarak kullandığı da görülmektedir. Ve Bayard bunu fotoğraf diliyle gerçekleştiren ilk insandır. 

Otoportre üretme sebeplerinden ilkine dönecek olursak, sanatçının kendini ortaya koyması demek kendi görüntüsünü, yansımasını kullanarak kendi varoluşunu sorgulaması bunu da fiziksel ve düşünsel yollarla yapmasıdır. Bu açıdan bakıldığında otoportreler sanatçının kendine bakma ve tanıma arayışının bir sonucu olarak görülebilir. Sanatçı içinde bulunduğu yaşamı ve benliğini ortaya koyarak kendi iç dünyasını ve bedeninin, kendinin gerçekliğini bize yansıtır. Kısacası sanatçının kendi benliğini başkalarına sunma biçimidir.

Nan Goldin. (1989). Self Portrait Writing in My Diary

Günlük yaşantısından bir fotoğraf ile gördüğümüz Nan Goldin, yaşantısının hemen her bölümünü fotoğraf yoluyla ortaya koyan, adeta kendi hayatının bir görsel kaydını tutan sanatçılar arasından önemli bir yer tutmaktadır. Gündelik hayatının her anını aynı yalınlıkla olduğu gibi göstermiştir. Bu yaklaşımdan da anlaşılacağı gibi otoportreler aynı şekilde sanatçının bir “görsel günlüğü” görevini üstlendiğini söyleyebiliriz.  

Otoportreler aynı zamanda sanatçının kendi varlığı ile topluma kanıt bırakma, ölüme direnme çabasıdır diyebiliriz. Sanatçı kendi yansımasını, suretini yaratmış ve ölümsüz olmak üzere bunu geride bırakmıştır. Otoportrelere bu açıdan bakıldığında da sanatçının tarihte kendine ait, kişisel bir iz bırakmayı amaçladığı da düşünülebilir. 

Diğer bir noktaya gelirsek, o da sanatçının kendisi üzerinden dünyayı yorumlamaya çalışmasıdır. Burada kastedilen sanatçının kendi bedeni, görüntüsü üzerinden toplumu, toplumsal rolleri ve toplumun içindeki kendi konumunu, rolünü sorgulamasıdır. Burada işlenen ana unsurlar toplum ve kimliktir. Sanatçı bunu da çalışmalarına toplumsal varlığını ortaya koyarak yapar. 

Matuschka. (1993). Beauty out of Damage
Jo Spence. (1984). The Girl Project.

Sanatçıların kimliklerini sorgulamaları, kendilerinden ve bedenlerinden yabancılaşmaları ve bedenleri üzerinden yeni hikayeler kurgulamaları yoluyla kendilerinin dünyadaki, toplumdaki rollerini sorgulamayı aynı zamanda toplumsal, politik sorunlar için bir yorum, eleştiri getirmeyi ve önemli sorunlara dikkat çekmeyi amaçlarlar. Bunu da kendisini yani bedenini bir eleştiri aracı olarak kullanarak yapar, kendi bedenlerini bu amaçlar uğruna nesneleştirirler. 

Resimlerde de görüldüğü gibi Jo Spence ve Matuschka gibi sanatçılar bu tür otoportrelere en iyi örnek olabilirler. Bu iki kadın sanatçı yakalandıkları göğüs kanseri nedeniyle yaşadıkları sıkıntıları, psikolojik durumlarını, göğüslerinin alınmasını, ilaç piyasasını sömürüsüne karşı savaşlarını kısacası yaşadıkları tüm bu zorlu süreci otoportrelerine yansıtmışlardır. Kanser ile mücadele süreçlerini kendi bedenleri üzerindeki değişimlerden göstererek sergilemiş ve yaptıkları bu çalışmalar ile bir tepkisel bir duruş göstermişlerdir.

Cindy Sherman. (1978-1980) Untitled Film Still #13 #84

Kadın bedenin temsilinde ilk akla gelen isimlerden biri de kesinlikle Cindy Sherman’dır. Fotoğraf çalışmalarını otoportreler üzerinde yapan sanatçı ‘İsimsiz Film Serisi’ adlı çalışmasında da kendi bedenini sanatsal bir araç olarak kullanarak sosyo-kültürel olarak kadına uygun görülen kimliklere bürünerek bir kimlik sorgulaması yaratmıştır. 

Otoportre çalışmalarında kendi özüne dönerek toplumu, toplumdaki rolleri anlamaya çalışan sanatçı kendisi üzerinden ötekine ulaşmakta aynı zamanda ise o öteki kişi üzerinden kendisini bulmaktadır. Bu geçişli, iç içe durum otoportreleri çok çeşitli, farklı anlamlara karşı açık tutmaktadır. Ve bu kimlik sorgulaması durumu toplumsal ve politik tavır taşıyan otoportreler için çok iyi bir zemindir. Çünkü kimliğimiz sadece bize özgü nitelikleri değil aynı zamanda toplumun ve kültüründe bir parçasıdır. Dolayısıyla sanatçı kendi özünü, kimliğini incelediğinde aynı zamanda toplumu, toplumsal ve kültürel yapılarla olan ilişkilerimizi de incelemiş sayılmaktadır. Ve bu da demek oluyor ki, otoportre gerçeğin ve benliğin ince bir çizgide buluşmasıdır.

 

Kaynakça:

Eylem Ertürk, Fotoğrafın Nesnesi Olarak Sanatçının Kendisi: Fotoğrafta Özportre, 2007.

Uğur Günay, Fotoğraf Sanatında Otoportre, 2009.

Simber Atay, “Black&White in Colors” YASUMASA, TAYFUN, ÖTEKİ VE DİĞERLERİ, 1999, Papirüs.

İletişim: [email protected]

1 Comment

Post A Comment