You are currently viewing Fotoğraf ve Müziğin Buluşması: Esin Aydıngöz

Fotoğraf ve Müziğin Buluşması: Esin Aydıngöz

Esin Aydıngöz ile Yaratıcılık, İlham ve Başarı Üzerine

Sanat, birçok formda kendini ifade eden sonsuz bir evren. Müzik ve fotoğraf ise bu evrenin en dokunaklı, en derin iki dili. Bugün, müzikle fotoğrafın kesiştiği bu yolculukta, uluslararası başarılara imza atmış sevgili Esin Aydıngöz ile sohbet ediyoruz.

Esin’le sohbet ederken bütün kapıların birbirine açıldığını fark ediyorum. AraligMag fotoğraf kolektifinin bir yazarı olarak bu röportajı yaparken, konular bambaşka yerlere uzanıyor; derken kendimizi 8. Uluslararası Çocuk ve Gençlik Bienali kapsamında birlikte projeler üretirken buluyoruz. Bir proje, bir fikir derken, bienal için hazırladığım çalışmaya Esin’den sürpriz bir beste eşlik ediyor.

Esin’in dünyasında müzik yalnızca bir ses değil; hissetmek, görmek ve yaşamak demek. Tıpkı benim dünyamda fotoğrafın yalnızca görmekten ibaret olmaması gibi. Sanat, yalnızca estetik bir deneyim değil; aynı zamanda bir bellek biçimi. Müzik ve fotoğraf, toplumların duygularını, acılarını, sevinçlerini ve tarihsel izlerini taşıyan güçlü anlatı araçları. Bu söyleşide hem işitsel hem görsel hafızanın izini sürüyoruz.

Aile, İlham ve Başlangıç

Esin, seninle ilk tanıştığımda annenin ve babanın seni sahnede izlerken gözlerinde beliren o gurur dolu ışığı unutamam. Bazen en büyük güç, en yakınlarımızdan geliyor. Onlara bakarken sende de aynı duyguları gördüm. İlham ve başarının temelinde aile bağların mı var?

Ayyy çok teşekkür ederiz. İlham çok farklı yerlerden gelebiliyor (hayal kırıklıklarından, doğadan, şiirlerden, filmlerden, herhangi bir şeyden) ama kalan her şeyin temelinde net ailem var. Onlar doktor oldukları ve iş saatlerinin dışında da hastalarının telefonlarını her zaman açtıkları ya da onlar için araştırmalar yapmaya devam ettikleri için, bir mesleğin aslında 9-5 olmadığını ve o insanın hayatına dönüştüğünü, dolayısıyla benim de hayatımı sevmek için aslında edineceğim mesleği de sevmem gerektiğini çok erken fark ettim. Onlar nasıl hastalarını önceliklendiriyorsa ben de kendi yaratıcı partnerlerim için bunu yapıyorum. Çalıştığım ekipleri el üstünde tutmam, mükemmeliyetçi olmam, bir şeyden emin olmadığımda bir şeyler uydurmak yerine başkalarından da fikir almam, bir sorun çıktığında o sorunu şartlara göre kimi zaman atak bir şekilde hemen o anda çözmem, kimi zamansa üzerine daha çok düşünülmüş çözümler bulmaya çalışmam vs. hep onlardan öğrendiğim şeyler!

İki Ülke, İki Müzik Dünyası

Müzik kariyerini hem Türkiye’de hem Amerika’da sürdürüyor olman gurur verici. İki ülke arasındaki müzik dünyası deneyimlerini nasıl tanımlarsın?

Amerikada yaptığım işlerin globalde de izlenmesi, dinlenmesi ve dolayısıyla daha büyük kitlelerce sevilmesi ihtimali çok büyüleyici ama gelip de kendi ülkemde bir konser verdiğimdehele de çocukluğumda sayısız konser izlediğim bir mekânda sahneye çıktığımda seyircilerin arasında kendi ailemi, arkadaşlarımı, öğretmenlerimi gördüğümdeki mutluluğumu dünyalara değişmem! İnsan her yerde insan ve benzer güzellikler ve zorluklar iki ülkede de yaşanabiliyor, ama Amerikada biraz daha planlı programlı, kontratlı bir ilerleyiş hâkimken, Türkiyede biraz daha paldır küldür ve daha son dakikacı” bir iş yapış şekli hâkim. İşin güzelliği şu: Türkiyedeki projelerin kaosuna ve çok bilinmezli denklem doğasına ayak uydurabilen birisi için Amerikada çalışmak daha kolay! Türkiyeden hayat deneyimi” olarak hâlâ çok şey öğreniyorum.

“Kuşkusuz sanat, farklı dallar bir araya geldiğinde daha da büyüyor…”

Disiplinlerarası Geçiş: Fotoğraf ve Müzik

Fotoğraf ve müzik… İkisinde de “anı yakalamak” var. İki sanat türü de ortak bir dile sahip. Sen bu ilişkiyi nasıl görüyorsun? İleride farklı projelere veya türlere yönelmeyi düşünüyor musun? Örneğin belgeseller gibi…

Farklı sanat dallarının birbiri ile etkileşimde olduğu projeler her zaman daha çok ilgimi çekmiştir. Filme, animasyona, müzikallere yönelmem biraz da bu yüzden — çünkü ortaya çıkan sonuç kendi başıma yaratabileceğimden daha etkileyici ve unutulmaz oluyor.

Çeşitli belgesel projelerinin besteciliğini yapmışlığım var, umarım devamı gelir! Hepsinden çok keyif aldım. Hatta bu sene yeni bir IMAX belgeselinin Los Angelestaki orkestra kayıtlarını da yönettim. Unutulmaz bir deneyimdi. Belgeseller müziğe geniş alan tanıyan projeler oluyor genelde.

Fotoğrafçılıktan konu açılmışken aklıma müziklerini yaptığım ve Disney+ üzerinden izleyebileceğiniz She Taught Love filmi geldi. Bu bir romantik dram. Hem yavaş tempolu bir film olduğu için hem de sinematografisi yüzünden üzerinde çalışırken bana bir filmden çok bir fotoğrafı çağrıştırmıştı. Proje bitip de ekiple beraber dev ekranda izlerken bu benzetmemin ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha hissetmiştim. Görsel olarak çok güzel Los Angeles sahneleri var, gerçekten fotoğraf gibi.

Disiplinleri Buluşturmak

Daha önce hiç bir fotoğraf sergisi için canlı müzik yapmak ya da bu disiplinleri bir araya getiren bir projede yer almak gibi bir deneyimin oldu mu? İleride böyle bir çalışma hayal edersen, nasıl bir proje olurdu?

Böyle bir müzikli sergi projem olmadı henüz. Sanırım sergiden 8–10 tane eser seçip onları 3–4 dakikalık kısa müziklere dönüştürmek isterdim ama bunu yapmadan önce o fotoğrafları çeken fotoğrafçılar ile konuşup onların o fotoğrafta ne gördüklerini, neyi yakalamaya çalıştıklarını sorardım.

Aslında şöyle bir deney de ilginç olabilir: Tek bir fotoğrafı, ben kendim görmeden, farklı kişilerin sözel anlatımlarına göre bestelemek. Besteler bittikten sonra fotoğrafı ilk defa görmek! Eminim ortaya çok farklı ve şaşırtıcı sonuçlar çıkar. Hem fotoğraf benim hayal ettiğimden çok başka olur, hem bazı besteler fotoğrafçının duygu dünyası ile yakından uzaktan alakası olmayan şeyler hissettirir ona. Bunun için belirlenen enstrümantasyon nispeten ufak tutulursa solo piyano, trio ya da yaylı quartet gibi eserler canlı olarak sergide çalınıp, fotoğrafçı ile bir soru-cevap bile yapılabilir!

Kültür, Hafıza ve Kimlik Üzerine

Fotoğrafla yakalanan bir an ve ona eşlik eden bir melodi, sence ortak bir hafıza yaratabilir mi? Bu birliktelik kültürel kimliğin aktarımında nasıl bir rol üstlenir?

Elbette! Her fotoğrafın ve her eserin bir hikayesi var. O hikayeyi ne kadar farklı duyuya hitap ederek anlatabilirsek, o kadar daha güçlü bir anlatımımız olur.

Hafıza çok değişik bir kavram. Kime neyin ne zaman çağrışım yapacağı çok subjektif. O yüzden bence kimi insan için görsel öğeler daha vurucu, kimi için işitsel ama ikisi bir araya gelince tabii ki daha efektif bir anlatım oluyor. Nasıl filmlerin, podcastlerin, animasyonun, video oyunlarının, e-bookların müzikleri varsa, fotoğrafların da olabilir — ve hatta olmalı! İkisinden birden gelen mekansal, zamansal ve duygusal data birbirini desteklerse daha bütünsel bir iletişim sağlanmış olur.

Bu noktada Esin, fotoğraf ve müziğin toplumsal hafızayı nasıl tamamladığını daha somut bir örnekle açıyor –

Çok zor soru! Fotoğraflar biraz daha bilgi içeren, objektif kanıtlar niteliğinde sanki, oysa müzikte daha çok birinin süzgecinden geçip, birinin bakış açısıyla harmanlanma var – ki bu da çok değerli çünkü bazen bizi bir fotoğrafın da ötesine taşıyabiliyor.

Toplumun kültürel dokusunda görünenin ötesinde çok nokta var. Fotoğraflar dönemi bütün gerçekliğiyle yansıtsa bile sanki şarkılarda dönemin ruhuna dair daha çok üstü kapalı bilgi var. Mesela 90larda çekilmiş bir aile yemeği fotoğrafı düşünelim: O sofrada gördüğümüz yemeklerle, insanların kıyafetleriyle, fotoğrafın çekildiği evin duvarlarında gördüğümüz başkafotoğraflarla/resimlerle vs. döneme dair çok fazla bilgi edinebiliriz – ama onun üstüne bir de o gün herkesin o sofrada hep bir ağızdan hangi şarkıyı söylediğini bilsek, işte o zaman bambaşka bir yere gideriz!

Göç, yerinden edilme ya da toplumsal dönüşüm gibi temalarda bu iki alanın kesiştiği örnekler senin üretiminde yer aldı mı?

Ah almaz mı! En sevdiğim eserlerimden biri Leaving You Behind” — dijital platformlardan dinleyebilirsiniz. Berkleede okuyabilmek için havaalanında ailemden ayrıldığım anı anlatıyor. Bu eser bir nevi kendi filmim, kendi fotoğrafım. Dinleyicilerde ne uyandırır, onlara ne düşündürür bilemem ama ben bu eser her icra edildiğinde Atatürk Havalimanı’nda gözleri yaşlı ama birbirini çok seven bir aile görüyorum. Ortada bir çelişki var aşırı sevgiden kaynaklı birbirine veda etmek istememe, ama yine aşırı sevgiden (ve aşırı tutkudan) gelen bir birbirini özgürleştirme hali. Fotoğraf olarak ayrı, müzik olarak ayrı vurucu ya da en azından benim için, çünkü benim hikayem.

O zamanlar bunu göç” olarak düşünmüyordum tabii, yalnızca yeni bir maceraya atıldığımı zannediyordum ve hayallerimi gerçekleştirmek için ufak bir adım attığımı sanıyordum ama yıllar sonra anladım ki bu olay meğer benim düşündüğümden daha karmaşık ve derinmiş aslında.

Uluslararası Başarıya Giden Yol

Bu noktada sohbetimiz Esin’in uluslararası üretimlerine ve kolektif sorumluluklarına evriliyor.  The Alliance for Women Film Composersta aktif bir rolün var. Kadın besteciler topluluğuna katkıların ve yol haritan nelerdir?

Üyelerimizin sektördeki görünürlüğünü artırmak, başarılarını daha çok duyurmak, onlara hem eğitici hem de kariyer anlamında yeni pencereler açabilecek etkinlikler düzenlemek vb. üzerine yoğunlaşıyoruz. Aslında kadın besteci çok var ve bağımsız film alanında oldukça başarılılar. Ama bizim asıl amacımız kadın bestecileri Oscarlar, Golden Globelar, Emmyler vs. için de yarışan, Cannes Film Festivali gibi saygın festivallerde gösterilen, gişe rekorları kıran büyük filmlerde de görmek. Finansal olarak erkek besteciler kadar başarılı olmamak için hiç bir nedenimiz yok. Besteciliğin kadını erkeği olmamalı. Duygularla, empatiyle, yaratıcılıkla yapılan bir meslek. Bu algıyı kırmamız belki jenerasyonlar alacak ama yavaş da olsa güzel yol aldık on yılda.

Benim AWFC içinde yeni başlattığım bir oluşum var: Çocuklara ve gençlere besteciliği bir meslek olarak tanıtmak ve bunu yaparken minik müzisyenleri yaşayan kadın bestecilerle ve onların müzikleriyle buluşturmak! Ben büyürken ne bir kadın besteci gördüm, ne de bir kadın şef. Hatta yaşayan besteci bile görmedim pek. Hep Mozart, hep Beethoven, hep Bach, hep Czerny. Oysa bestecilik çok daha güncel ve çok daha gerçek olabilir. Şu anki çocuklar için bunu değiştirmek ve bunu yaparken bir yandan da kadın/erkek algısını kırmak bizim elimizde ve sorumluluğumuzda.

Wednesday için yaptığın Paint It Black” aranjmanı seni Grammy adaylığına taşıdı. Bu süreç nasıl ilerledi ve kariyerinde ne gibi kırılmalara yol açtı?

Adaylık ve ona bağlı olarak gelen ilgi tabii ki beni çok mutlu etti ve bundan gerçekten onur duydum. Wednesdayin ve bu adaylığın kariyerimde yarattığı en büyük kırılma, Türkiyedeki tanınırlığımın artması ve bu sayede inspirational public speaking teklifleri almaya başlamam ve bazı çok sevdiğim Türk sanatçıların bana ulaşması şeklinde oldu.

İş anlamında büyük bir kırılma yaşamadım açıkçası, çünkü Los Angeles’ı düşündüğümüzde, burada zaten herkes bir Emmy adayı, Grammy adayı, Golden Globe adayı. Hollywoodda rekabet gerçekten çok esaslı. Hatta buradaki kariyerime negatif etkisi oldu bile diyebilirim çünkü beni kariyerinin başlarında bir besteci olarak göp de bana iş veren ve yardım eden bazı insanlar birden beni rakip olarak görmeye başladılar. Beklemediğim bir hızda sürpriz bir şekilde seviye atlamış oldum ve bu her ne kadar harika olsa da bana zarar da verdi biraz.

Uluslararası arenada kazandığın başarıların arkasında seni besleyen hangi alışkanlıklar veya disiplinler var?

Elime geçen fırsatların büyük çoğunluğu, ideal olmayan şartlarda çalışmaya gönüllü olacak kadar bu işi sevdiğim için elime geçti, o yüzden bir numara sanıyorum gerçekten çok çok tutkulu olmam!

Gerçekleşmesini istediğim hayaller için ilk adımın evrenden gelmesini beklemeyip ilk adımı çoğunlukla ben attım. Bunun kesinlikle çok yardımı oldu.

Aynı anda hep birçok farklı projede yer alıyor olmak ve bunların bazılarında lider rolünde, bazılarında ise ekibin daha ufak bir parçası olmak çok sevdiğim bir şey — çünkü aynı zamanda hem karar verici patron rolünde olup hem başkalarından direktif almak hem egonuzu törpülüyor ve asla insanlara yukarıdan bakmamanızı sağlıyor hem de sürekli bir şeyler öğrenmeye devam ediyorsunuz.

Üniversite zamanlarımdan beri Türkiyedeki yakınlarım ne yaptığımı görebilsinler diye Instagram’ı bir nevi günlük olarak kullanıyordum, ama zaman içinde gördüm ki orada çizdiğim imajın kariyer anlamında bana çok yardımı oldu. Ne kadar meşgulseniz, o kadar aranıyorsunuz. IGde harcadığım zamandan asla memnun değilim, ama IG sayesinde ulaşmayı hayal bile edemeyeceğim bazı insanlarla çalışma fırsatı buldum.

İlham, Ritüeller ve Duygular

Müzik dışında, seni gerçekten mutlu eden, enerjini yeniden toplayan küçük ritüellerin neler?

Sanırım müzik dışında beni en çok mutlu eden şey seyahat ederek yeni ülkeler görmek ve Disneyin parklarında çılgınlarca eğlenmek. Arkadaşlarımla ya da akrabalarımla kutu oyunu oynamayı da çok seviyorum! Kendimi çocuk gibi hissettiren her şey bana çok iyi geliyor. Özetle enerjimi sosyal buluşmalardan, kavuşmalardan ve tekrar çocuk olabildiğim anlardan alıyorum! Bir de tabii başkalarının sanat eserlerinden, sergilerinden, performanslarından vs. O da çok etkili.

Her gün yaptığım bir ritüel yok sanırım ama yeni bir 2026 ritüeli olarak şu an bir bitki çayı içerek kitap okuma döneminden geçiyorum 🙂 Umarım devam ettirebilirim!!

Başarılı olmak ve aynı zamanda yaratıcılığını taze tutmak; senin için en zor olan şey ne?

Bizim sektörde çok büyük heyecanlar ve çok büyük hayal kırıklıkları var! Yapmak için anlaştığınız projeler yıllarca erteleniyor, yöneteceğiniz konserler yeterince bilet satmadığı için iptal oluyor vs. Bu tarz iptaller ve gecikmeler benim moralimi çok bozuyor çünkü onları yapmaya o kadar heveslenmiş oluyorum ki, her ne kadar kendimi proje/konser yapılıp da bitene kadar heyecanlanmamaya ve sevinmemeye koşullandırsam da tabii ki bunu her zaman başaramıyorum – çünkü doğama aykırı. Bence işin en zoru bunlarla başa çıkmak ve sizi çok mutlu eden bir proje, konser, kayıt, turne vs. sona erdiğindeki Ahhhh ya bir daha beni bu kadar mutlu eden bir şeyin bir parçası olamazsam” korkusu — çünkü etrafımda bir sürü çok iyi yerlerde olmayı hak eden ama öyle veya böyle oralara gelememiş (ya da gelse de orda kalamamış) insan var. İstedikleri şeyler uzun süre gerçek olmayınca doğal olarak müziğe küsmeye başlıyorlar. Onca yetenekli insanın acı çektiğini görünce, ben de haklı olarak bir gün müziğe küsmekten çok korkuyorum.

Ritüeller ve Toplumsal Anlatılar

Düğünler, yaslar, kutlamalar… Bu ritüellerde hem fotoğraf hem müzik hep yan yana. Bu durumun sende uyandırdığı duygu nedir?

Fotoğraf da müzik de çok evrensel: Hem bir çocuk anlayabilir ve bir şeyler hissedebilir, hem yaşlı bir bilge, hem bir Japon, hem bir Türk. İkisi de çok insana dair. Bakan/Duyan herkes farklı yorumlayabilir, ama herkes illa ki bir şey hisseder, düşünür, hatırlar, arzular. Bu noktada düğünler, yaslar ve kutlamalar tabii ki çok vurucu çünkü üçünde de duygular çok yoğun ve hatta çoğu bir kerelik” durumlar ki bu da o anlara tutunma ihtiyacımizı daha da tetikliyor.

Sessiz bir fotoğraf ve sözsüz bir ezgi arasında bir bağ kurabilir miyiz? Duygular bu iki alanda nasıl yankı bulur?

Her fotoğraf sessiz değil midir zaten? Oysa kimi ezgi sözlü, kimisi enstrümantaldir. Hatta kimisi tek seslidir, kimisi çok sesli. Bence müziğin duygu vermek için sözlere ihtiyacı yok. Sözler tabii ki çok etkili ve iyi yazıldığında olayı bambaşka bir yere götürüyor ama bir insan bir fotoğrafa da ağlayabilir, bir ezgiye de. Bir fotoğraftan da ürperebilir, 5 saniyelik bir müzikten de. Duygular kendi yaşadıklarımızın, korkularımızın, sevinçlerimizin yelpazesinde yankı buluyor bence. Aynı insan aynı fotoğrafa ya da ezgiye hep aynı tepkiyi vermeyebilir, hatta vermez. Bahsedilen yankı/tepki kişinin o anki ruh haline göre farklılık gösterir.

Üretim Süreci ve Estetik

Çalışmalarında müziği ve fotoğrafı nasıl birlikte düşünüyorsun?

Fotoğraf ve resim benim için birer ilham kaynağı. Ortada görsel bir hikaye anlatımı olmadan müzik yazmam gerektiğinde de mesela konserler için beste siparişi aldığımda hep Googledan o konuyla ilgili görseller aratıyorum, çünkü yaratıcı sürecimi gerçekten çok hızlandırıyor.

Öte yandan benim için çok önemli, üzücü, sevindirici, vurucu şeyler olduğunda bunları acilen müziğe döküyorum çünkü bu benim için bir nevi o anın duygusal bir işitsel fotoğrafı oluyor. Yıllar sonra o anı ya da o günü tam o duygu yoğunluğunda hatırlayabilmekistiyorum. Aynı konuda yazacağım bir eser 5 Kasımda yazdığımda ve 12 Ocakta yazdığımda farklı olur — çünkü duygular aynı yoğunlukta ve oranda olmaz. Bu şekilde ortaya çıkan besteleri pek paylaşmıyorum, ama ben biliyorum ve o bana yetiyor.

Fotoğraf sergilerinde müzik kullanımına nasıl bakıyorsun? Bu, izleyicinin deneyimini nasıl etkiliyor?

Son derece pozitif! Ama bence var olan alelade bir playlistten öylesine bir şeyler çalmak yerine, o sergideki fotoğraflardan ilham alınarak yazılan müzikler çalınırsa veya o fotoğrafçının o fotoğrafları çekerken dinlediği müzikler çalınsa, çok daha anlamlı olur. Sergiyi ziyaret edenler bambaşka bir deneyim yaşarlar.

Gelecek ve İlham

Yapay zekânın bu alanlara etkisi hakkında ne düşünüyorsun?

Yapay zekânın hayatımızı kolaylaştırmak için teknik açıdan bize zaman kazandıracak işlerde kullanıldığı ama sanatçının yerine geçmediği bir dünya hayal ediyorum çünkü yapay zekâ âşık olamaz, birisinin yasını tutamaz, regl olamaz, birisini kaybetmekten korkamaz, öpüşemez, ağlayamaz. O yüzden insana dair olan şeylerin insana dair kalmaya devam edeceğini umuyorum. Benim tüketmek istediğim sanat eserleri gerçek heyecanlarla, gerçek gözyaşlarıyla, gerçek bireylerin gerçek emekleriyle ortaya konulanlar. Yapay zekânın varlığı artık kaçınılmaz, bu bir gerçek. Ondan korkmayıp onunla iş birliği içinde olanlar yükselecek ama sanatın yaratıcı kısmı umarım sanatçılarda kalır.

Müzikle fotoğrafın birlikte kullanıldığı bir iş önermek istesen, bu ne olurdu?

Bir anda fikir bombardımanına uğradım:

  • Aşkın ve sevginin kadrajlara çok net yansıdığı bir sergiye müzik yapmak isterdim! Kimi fotoğraflar mutlu, kimisi mutsuz olacak ve bana duygusal alan tanınacak şekilde. Ve o fotoğraflar immersive bir sergi gibi her yeri kaplasın, ve 2 dansçı bunu bir de dansa dönüştürsün isterdim.
  • Dünyanın yedi harikasının gün batımında fotoğraflanmasını, ve bu esnada orada bulunarak oradan ve o andan beste yapmak isterdim.
  • National Geographic’in ödüllü fotoğraflarından takvimler yapılıyor — bu takvimlere müzik eklemek isterdim.
  • Gerçek olması imkânsız senaryoların sırf fotoğraf ortamında yaratıldığı ama doğalmış gibi gösterildiği çılgın bir projenin müziklerini yapmak isterdim.
  • Bir bebeğin doğumdan sonra yıllarca her ay fotoğraflandığı ve melodisinin de kendisi gibi büyüdüğü / derinleştiği bir proje yapmak isterdim!

Haydi birinden başlayalım! 🙂

Bu alanlarla ilgilenen gençlere hangi kaynakları veya üretimleri önerirsin?

Hem onlara hem bana The Story of Film: An Odyssey” mini-serisini öneriyorum çünkü film müziği yaparken iş müziği anlamakla bitmiyor. Yönetmenleri daha iyi anlayabilmek için esas işin film boyutunu anlamanız lazım. Bunu bir konuşması sırasında The Queens Gambitin bestecisi Carlos Rafael Rivera önermişti. Ne yazık ki hâlâ izleme fırsatım olmadı — ama bu soru sayesinde hatırlamış oldum. Teşekkür ederim 🙂

Bu röportaj, müzikle fotoğraf arasında görünmeyen ama güçlü bir köprü olduğunu bir kez daha hissettirdi. Bazen bir melodide bir yüz, bazen bir fotoğrafta bir ezgi duyarız. Kültür; sesle ve görüntüyle yaşar, sanat ise bu iki dili bir araya getirerek hafızamıza kazır.

Esin’in anlatılarında, fotoğrafla kurduğu ilişkinin zaman içinde nasıl şekillendiğini, müziğin ona fotoğraf gibi bir anı tutma, duyguyu sabitleme imkânı sunduğunu keşfedişindeki heyecanı hissetmek mümkün. Bu karşılaşmanın onda yarattığı duygu, üretimine olduğu kadar bakışına da yansıyor.

Biz bugünlerde Esin ile hem sosyal fayda odaklı köprüler kurduğumuz hem de dünyadaki dezavantajlı çocukların sesine ses olmayı amaçlayan anlamlı farkındalık çalışmalarının hazırlığı içindeyiz. Umuyorum ki bu söyleşi, birçok sanatsevere ilham verir.

Saygılarımla,
Hilal Bayar