You are currently viewing Sığınakta Soykırım!

Sığınakta Soykırım!

Sığınaklara sığmayan asil bir halk…

Tanımlarken telaffuz edilen kelimelerin bile baskı altında kaldığı derin kuyu!

İnsanların insanca yaşamdan uzak istiflenerek girdiği- girmek zorunda bırakıldığı yaşam alanları!

İnternet ortamı araştırmalarımdaki tanımlaması ise daha insancıl olan yaklaşım cümleleri…

Canlı ve cansız kıymetleri korumak amacıyla inşa edilen koruma yerleri…”

Filistin’de hiçbir sığınaktan çıkış yok! İradeyi özgürlük insanoğlunun dilsiz şeytana dönüşmesine engel değil. Bu kutsal coğrafyanın bütün güzellikleri bir bir yok oluyor. Dar alanlarda yaşama tutunmaya çalışan özgür Filistin halkının direnci, utanç içindeki dünyayı kendisine bir kez daha hayran bırakıyor.

Yeryüzünde gelmiş geçmiş soykırımların belki de en berbat gerilim öğelerini içeren, güçlü bir halk direnişinin olduğu topraklar. Her yeni günde gelen fırtınaya kafa tutmak için ruhlarının içine inşa ettikleri sığınakların içinde direnen ama asla gizlenmeyen, çürümüş dünyanın sahte iyi niyet göstergeleri arasında özgür iradelerini ve varlıklarını ölümüne muhafaza eden insanlar…

Peki zaman zaman doğal afetlerden korunmak amacıyla, çoğunlukla da savaşın etkilerine maruz kalmamak için inşa edilen, hiçbir çıkışı olmayan ve adına sığınak denilen bu topraklardaki katliamı; Dünya toplumlarının iliklerine kadar hissetmesine rağmen gözlerini kapattıkları bu rezil soykırımın hayatta kalma sancısına sessiz kalmaları ve güzellemeler yapmaları!

İşte tam da bu noktada Türk sinemasının genç ve yetenekli yönetmenlerinden sevgili dostum Öymen Ulusoy’la, Filistin soykırımı üzerine çektiği ve uluslararası arenada çeşitli ödüllere layık görülen “Sığınak” filmini konuştuk.

Punctum Kavramı!

“Yönetmen filmi sette çeker, masada kurgular. Filistin’de yaşanılanlar da bende bir yara, fotoğrafçılık diliyle Punctum kavramını oluşturdu. Orada Netanyahu masum çocukları ve kadınları öldürüyordu, dünya da üç maymunu oynuyordu.”

“Ben bir insan olarak üç maymunu oynamak istemedim. Bu yüzden Tolstoy’un sözü aklıma geldi; ‘Bir insan acı duyarsa canlıdır. Başkasının acısını yaşarsa insandır.’  İnsan olmaya çalışıyorum.

Hilal Bayar: Sana Ve Ülkemize Uluslararası Arenada Bu Kadar Anlamlı Ödüller Getiren Sığınak’ın Çıkış Hikayesi Nasıl Oldu?

Öymen Ulusoy: Sığınak aslında yönetmenin Gazze’deki çığlığı diyebiliriz. Bugün İsrail Filistin’de savaş suçu işliyor. Avrupa birliği ve Dünya ona sessiz kalarak görmedim- duymadım – bilmiyorum’u oynuyor. Bu çok acı bir durum, insanlık dramı.

Sanatçı toplumdan ayrı düşünülemez. Yaşadığı toplumun yaşadığı coğrafyanın sorunlarını, acılarını görmesi lazım. Benim görüş alanıma da Filistin girdi. Oradaki masum çocuklara, masum kadınlara ithaf ettim. Filmin açılış jeneriği ‘Masum Filistin Halkına’ olarak geçiyor.

Sığınak’ta hem sinematografik hem de çekim tekniği olarak farklı bir teknik uyguladık. Kameranın önüne kafes yerleştirerek aslında o sığınakta yaşanılanları beyaz güvercinin gözünden verdik. Bir nevi kamera kafesteki güvercinin gözü oldu. Savaşın acımasızlığını beyaz güvercinin gözünden yansıttık seyirciye. Bizi diğer filmlerden ayıran, yabancı ülkelerden ödül almamızı sağlayan da aslında bu çekim tekniğiydi.

Bu Ödül: ‘Masum Filistin Halkına!’

Sığınak, yurt dışında iki dakika boyunca ayakta alkışlandı. İngiltere ve Fransa’da mansiyon ödülüne layık görüldü. Uluslararası Anadolu Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü kazandı. Uluslararası Yazarın Yolculuğu Film Festivali’nde en iyi tema ödülüne sahip oldu. Sığınak’ı Gazze’deki masum çocuklara ve kadınlara adıyorum.

H. B: Sinema Sektöründe Yahudilerin Rolü Büyük! Dünya Toplumlarının Filistin Soykırımına Karşı Gösterdikleri Tutum Acımasızca! Sektördeki Tutum Hakkında Neler Düşünüyorsun?

Ö. U: Bir yönetmen olarak sinema dünyasına baktığımda, bugün Türk sinemasında pastadan en büyük payı alan yapımcılar, yönetmenler ve oyuncular nedense Filistin konusunda görmedim duymadım bilmiyorum u oynuyorlar. Biraz ukala olacağım ama zeki bir insan olduğuma inanıyorum. Bunun nedenini de çok iyi biliyorum. Bunun nedeni şu!

Bugün sinema sektörü Yahudilerin elinde. Dijital platformlara da baktığımızda yine bunların elinde. Bizim yönetmenlerimiz, yapımcılarımız ve oyuncularımız yapacakları sponsorlukları ve anlaşmaları düşünerek üç maymunu oynuyorlar.  Bu bana göre insancıl değil. Başka zaman ve başka olaylarda sosyal medyayı ayağa kaldıranlar, Gazze’deki insanlık dramına nedense uzak kalıyorlar.

Ken Loach ödül töreninde Gazze’deki soykırımı durdurun diye çıkıyor. Cannes Film Festivali’ne baktığımızda orada da tepkiler oldu. La Casa De Papel’de oynayan Itziar Ituño Martínez, Filistin’deki insanlık dramına sessiz kalmadı, tavrını ortaya koydu.

H.B: Filmde Verilmek İstenen Mesaj Çok Açık!

 Ö. U: Biz de sinema seyircisine diyoruz ki eğer sen sinema seyircisi olarak seyretmeye devam edersen sen de o sığınaktaki kişi olabilirsin! Oradaki sığınak aslında evrensel bir şey. Biz bu filmi Gazze’ye ve Gazze’nin masum halkına ithaf ettik ama; eğer sen olayları sığınaktaki gibi izlemeye devam edersen o sığınaktaki kişi sen de ben de diğeri de olabilir…

Kutsal

Benim hayatımı değiştiren dönüm noktası şu oldu: Rüyamda Kuran-ı Kerim’i okumam söylendi. Bana göre bu bir mesajdı. Kuran-ı Kerim’i okuduktan sonra dünyaya bakış açım değişti.

İnsan olmayı, insanlara nasıl davranılması gerektiğini, aile yaşamından tutun da günlük yapacağımız ticarete kadar her şeyin anlatıldığı kutsal bir kitap vardı elimde. Bu kutsal kitabı okuduktan sonra o gençlik dönemindeki düşünceleri terk ediyorsun ve insanlara nasıl davranılması gerektiğini, nasıl yaşanılması gerektiğini öğreniyorsun. Biz insanoğlu olarak nankörüz. Neden nankörüz? Çünkü dünyadaki koşturmacanın içine girip orada sıkışıp kalıyoruz. Bazı şeyleri göremiyoruz.

Kuran-ı Kerim’i okuduktan sonra bende aydınlanma başladı. Bu aydınlanma sanat yaşamıma da yansıdı.

H.B:  Sığınak’tan sonra yeni bir Filistin hikayesi… Filistin’e gidip orada bir çalışma yapmayı düşünüyor musun?

“Sığınak bir kapı!”

Ö. U: Bu kapıdan içeri girdiğinde oradaki insanlık dramıyla karşılaşıyorsun. Koridorda yürüdükçe farklı şeyleri görüyorsun. Oradaki masum kadınları, çocukları, yaşlıları görüyorsun.

Bugün savaş suçu olmasına rağmen Filistin’de beyaz bayrak taşıyan kadını çocuğunun gözleri önünde vurdular. Bu savaş daha doğrusu bu soykırım bitmeli. Gazze’de savaş hukuku geçersiz! Savaş hukuku denilecek bir şey ortada yok.

Filistin’e gitmeyi, oradaki insanları görmeyi, en azından oradaki dramı bir belgesel altına almayı düşünüyorum. Bu konunun düşüncelerden öteye geçmesini istiyorum. Dünya sinemasında Filistin konusunun yer bulması lazım. Bu soykırımı sinema seyircisine anlatmak gerekiyor. Bunu anlatmak da yönetmenlere ve yapımcılara düşüyor.”

 

 Sohbetimizin sonunda aklımda şu sözler dolanıyor…

 ‘Berlin duvarı yıkılmasın!’

 ‘Belki de yeni bir Berlin duvarı inşa edilmelidir’ diye düşünüyorum, Filistin’i temsilen; yeryüzündeki bütün ülkelerin çıkarlarının tam ortasına!

 Ülkedeki dram zihnimde tam da benzetildiği gibi Punctum kavramıyla özdeşleşiyor! Bir fotoğraftan çok daha fazlası; içselleştirme, yükseliş ve bütünleşmenin en vurucu hali 6220 km2lik bir toprak parçasında, açık hava sığınağında bir teröriste karşı direniyor!

 Evren kulakları yırtan zulme kendini kapatırken, sığınakta asıl kalanların kimler olduğu ise düşüncelerimde kaybolup gidiyor…

Hilal Bayar

Kafkas Üniversitesi İşletme bölümünden mezun olduktan sonra Atatürk Üniversitesi Fotoğrafçılık Bölümü ve Medya İletişim Bölümünü bitirdi. Bir dönem Ekonomi – Siyaset editörlüğü ve gazetecilik yaptıktan sonra Wellnes Akademi – Kalyon Kültür gibi sanat merkezlerinde fotoğraf eğitmenliği yaptı.

2016 yılında “Dört Harf İki Hece” adlı biyografi kitabını yazdı ve kitabın bütün gelirlerini ihtiyaç sahibi çocukların eğitimi için süresiz olarak bağışladı.

1999 yılından bu yana basta TEGV olmak üzere birçok sivil toplum örgütünde yer almakta, bireysel olarak sosyal sorumluluk projeleri geliştirmekte ve özellikle kız çocuklarının eğitimi konusunda okullarda seminerler vermektedir. 

2018 yılında Dr. Osman Sirkeci’nin “Global Street Economy And Micro Entrepreneurship” adlı kitabının Türkiye bölümü için dilenciler, seyyar satıcılar ve kâğıt toplayıcılarla görüşerek röportajlar yaptı, fotoğraflar çekti.

Edebiyat dergilerinde öykü ve deneme yazmakta olan Bayar, aynı zamanda Urartu yazıtları ile ilgili bir kitap hazırlığında olup yakın zamanda ‘Türkiye Fotoğraf Sosyolojisi’ üzerine yazdığı akademik belgesel fotoğraf kitabını yayımlayacaktır. Bayar, sosyal belgesel fotoğrafçılığı alanında çekimler yapmakta ve fotoğraflarında emekçi insanların günlük yaşamlarına odaklanmaktadır. İnsanları, çalışma koşulları ve bu koşulları meydana getiren habitat içinde kadrajına alırken fotoğraflarını toplumun kültürel çeşitliliğini yansıtan motiflerle zenginleştirmektedir.

Fotoğrafın bir görme biçimi olduğuna ve görenle gösterilen arasındaki ilişkinin sürekliliğine inanan sanatçı, 2020 yılında uzun süre bir Roman mahallesinde yaşayarak onların günlük yaşamlarını fotoğrafladı. Gözlem notlarından ve fotoğraflarından hareketle başladığı “Roman Mahallesinde Gün Biterken” adlı çalışmasını sürdürmektedir.

Bir yanıt yazın